Geceleri Yalnız Yürümek ve Kayıp Şehir Hafızamız
Avrupa ülkelerinde “gece yalnız yürürken hissedilen güven” algısını ölçen bir araştırma geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme geldi. Bir harita üzerinden paylaşılan bu çalışma, ülkelerin gece yürüyüşüne dair toplumsal hissiyatını ortaya koyuyor. Haritayı detaylarına kadar incelemeye gerek yok; asıl soru şu: İnsan, yaşadığı şehirde neden korkar? Ya da neden korkmaz?
Rakamların ve sıralamaların ötesinde konuşmamız gereken daha büyük bir mesele var:
Modern şehirlerin giderek sertleşen ruhu ve toplumların birbirine yabancılaşması…
Fransa’nın alt sıralara düşmesi örneğin, şaşırtıcı değil. Devlet gücünün, ekonomik büyüklüğün ya da kültürel prestijin; bireyin gece vakti adım atma cesaretini tek başına garanti edemediğini bir kez daha görüyoruz. Güvenlik, betonla, kamerayla, yasa metinleriyle sağlanan bir şey değil; toplumsal bağlarla, komşulukla, paylaşılmış mekân kültürüyle inşa edilen bir değerdir.
Balkanlar’daki tablo, tarihî yüklerin güvenlik algısını nasıl etkilediğini hatırlatıyor. Savaşların, göçlerin, kırılmaların izleri hâlâ sokaklarda dolaşıyor. İnsanlar sadece bugünün şartlarıyla değil; dünün yaralarıyla da yürür o sokaklarda.
Kuzey Avrupa’ya baktığımızda ise farklı bir manzara çıkıyor karşımıza. Elbette orada her şey mükemmel değil; ama toplumun birbirine duyduğu güven, şehir düzeninin istikrarlı yapısı ve sosyal sözleşmenin güçlü oluşu, gece yürüyüşünü bile hayatın olağan bir parçasına dönüştürüyor.
Peki Türkiye?
Araştırmada orta seviyede yer alıyoruz. Bu ne övünç kaynağı ne de karamsarlık sebebi…
Aslında bizim toplumsal refleksimizin hâlâ diri olduğuna işaret eden bir tür eşik seviyesi.
Ama bu eşiğin giderek aşındığını görmek de zor değil.
Bugün yeniden düşünmemiz gereken çok daha önemli bir konu var:
Şehir kültürümüzün kökleri ve bugün geldiği nokta…
Selçuklu şehirlerinde güvenlik, sadece kolluk kuvvetlerinin değil; çarşıdaki esnafın, mahalledeki yaşlının, han kapısındaki görevlinin sorumluluğuydu. Şehir, bir “emanet alanı” olarak görülürdü. Kadın, çocuk, garip, misafir… Hepsi şehrin koruması altındaydı.
Osmanlı’da mahalle, bugünün apartman dünyasının asla taklit edemeyeceği bir güvenlik modeliydi. İnsanlar birbirini tanır, gözetir, kollardı. Vakıflar yalnızca yardım dağıtmaz; toplumun güven duvarlarını da örerdi. Bu yüzden o şehirlerde bir yabancılık hissi kolay kolay oluşmaz, gecenin karanlığı insanı ürkütmezdi.
Çünkü güvenlik devlet memurunun değil, toplum vicdanının ürettiği bir gündelik hayattı.
Bugünün şehirlerinde ise yükseklik arttı, kalabalık çoğaldı ama insan insandan uzaklaştı. Sokaklar aydınlandı ama yüzler karardı. Selamın eksildiği yerde huzur da eksilir; komşuluğun bittiği yerde güven de çöker.
Haritanın bize söylediği en önemli şey şu:
Güvenlik, modern tekniklerle değil; köklü şehir kültürüyle korunur.
Biz, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan güçlü bir medeniyet birikimine sahibiz.
Bu topraklar, asırlar boyunca “gece yürünebilen şehirler” üretti.
Bugün yeniden o hissi kurmak elimizde.
Yeter ki şehirlerimizi yalnız betonla değil; insanla, komşulukla, dayanışmayla yeniden inşa etmeyi hatırlayalım.
Geceleri yalnız yürümenin bile bir medeniyet göstergesi olduğunu fark ettiğimiz gün, şehirlerimiz karanlıktan değil; birbirimizden güç alarak aydınlanacaktır.
Durmuş ÇELİKTEN
Eğitimci - Yazar
Kaynakça
• Numbeo – Night Walking Safety Index
Yorumlar
Kalan Karakter: