GENÇLİK VE MEDENİYET: YÜK ALMAYAN OMUZLAR, KURULAMAYAN GELECEK
Medeniyet, çoğu zaman yanlış yerde aranıyor. Kimi onu yüksek binalarda, kimi teknolojik atılımlarda, kimi askerî güçte bulmaya çalışıyor. Oysa medeniyet, insanın kendine biçtiği anlamla başlar. Bu anlamın ilk filiz verdiği yer ise her zaman gençliktir. Çünkü gençlik, bir toplumun hem aynası hem istikamet pusulasıdır.
Gençliği yalnızca bir yaş dönemi olarak okuduğumuzda büyük bir yanılgıya düşeriz. Gençlik, esasen bir ruh hâlidir. Taşımaya razı olunan yükle, katlanılan sorumlulukla, vazgeçilen konforla anlam kazanır. Tarihte medeniyet kuran hiçbir gençlik, rahatın ve güvenliğin merkezinde yetişmemiştir. Hepsi bir şekilde riskin, belirsizliğin ve fedakârlığın içinden geçmiştir.
Osmanlı’nın kuruluş hikâyesi bu açıdan ibretliktir. Devletin temelleri saraylarda değil, uçlarda atılmıştır. Uçlar; merkezin uzağı, belirsizliğin yakınıdır. Orada yaşayan gençler için hayat, düzenli bir plan değil; sürekli bir imtihandı. Onları bir arada tutan şey ise sadece kılıç gücü değil, gaza ruhu idi. Gaza, burada kaba bir savaş iştahı değil; adalet iddiası, sorumluluk bilinci ve ahlâkî bir yönelişti. Gençlik, bu ruh sayesinde sadece fetheden değil, nizam kuran bir özneye dönüştü.
Zamanla Osmanlı büyüdü, merkezileşti, kurumsallaştı. Ama yükselişin arkasındaki asıl itici güç hep aynı kaldı: yük taşıyabilen gençlik. Medreseyle tekkede, orduda ve bürokraside gençler vardı. Gençlik sadece emir alan değil, değer taşıyan bir unsurdu.
Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Gençlik hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar bilgiye erişebilir durumda. İmkânlar arttı, seçenekler çoğaldı. Fakat aynı oranda bir şey azaldı: istikamet. Gençlik, medeniyet kuran özne olmaktan çıkarılıp, hayatın tüketicisi hâline getirildi. Hayat bir “kariyer projesi”ne, insan ise “bireysel başarı hikâyesi”ne indirgenmiş durumda.
Sorun gençlerde değil; sorunun kaynağı, gençliğe yük vermekten kaçınan büyüklerde ve kurumlardadır. Çünkü yük verilen gençlik yürür; yükten korunan gençlik savruklaşır. Biz gençliği yormamak adına, onu sorumluluktan muaf tuttuk. Oysa yorulmayan omuzlar, zamanla taşıma kabiliyetini kaybeder.
Sezai Karakoç’un “Diriliş Nesli” dediği şey tam da budur. Diriliş, bir slogan değil; bir yüklenme hâlidir. Diriliş nesli; konforun değil, sorumluluğun tarafında duran gençliktir. Tepkiyle değil, tefekkürle yürür. Günü kurtarmaya değil, çağı onarmaya taliptir.
Nurettin Topçu ise meseleyi daha derinden kavrar ve uyarır: Ahlâkı olmayan bir gençlik, gücü kutsallaştırır. Medeniyet zannettiği şey, aslında tahakkümden ibarettir. Ona göre gaza bile ahlâktan koparsa, hak arayışı olmaktan çıkar, zulme dönüşür. Bu yüzden gençlik meselesi, aynı zamanda ahlâk meselesidir.
Bugün gençliğe sunduğumuz tablo nettir: “Oku, kazan, yerini al.” Ama şu soruyu sormuyoruz: “Sonra ne olacak?” Kazanılan makam, kurulan hayat, elde edilen konfor kime ve neye hizmet edecek? Medeniyet, bu soruların cevabını arar. Cevapsız bırakılan gençlik ise içe kapanır, savrulur ya da öfkelenir.
Medeniyet, gençliğe bir dava vermekle başlar. Bu dava; hamaset değil, yük demektir. Sorumluluk demektir. Kendi hayatından daha büyük bir anlamın parçası olabilmektir. Tarih bize şunu söylüyor: Medeniyetler, rahat gençliklerle değil; dertli gençliklerle kurulur.
Bugün yeniden sormak zorundayız: Biz nasıl bir gençlik istiyoruz? Kendini kurtaran bireyler mi, yoksa çağını omuzlayan şahsiyetler mi? Bu soruya verilecek cevap, sadece gençliğin değil, geleceğin de kaderini belirleyecektir.
Durmuş ÇELİKTEN
Eğitimci – Yazar
Yorumlar
Kalan Karakter: